3.2 Çingene Topluluklarında Kadının Rolü

Çingene topluluklarını birleştiren en önemli ortak noktalardan biri; kadının toplum içerisindeki konumudur. Abdal, geygel, poşa hangi gruptan olursa olsun bütün çingene gruplarında kadının konumu, çingene olmayan topluluklarda ki kadının konumundan farklıdır.

Bu konuda yeterli yazılı kaynak mevcut değildir. Çingene kadınları ile ilgili söylenenler genellikle yüzeysel gözlemlerin sonucunda ortaya atılmış, her yerde kullanılabilecek beylik laflardır. Bizim vardığımız noktayı bu yüzden büyük oranda yazılı kaynaklar değil; çingene toplulukları içerisinde yaptığımız çalışmalarımız ve kişisel gözlemlerimiz belirlemektedir.

Çingene kadınları ile ilgili yapılan değerlendirmeler genelde benzer bir düşünme yöntemini takip ederler. Çingeneler “dezavantajlı” bir gruptur. Bir grup olarak dışlanmaktadırlar. Ama çingenelerin kadınları ikiye katlanmış bir ayrımcılığın kurbanı olmaktadır. Hem kadın olarak hem de çingene olarak. Bir çingene kadını olarak sadece çingene olmayanların kötü muamelesine maruz kalmamakta aynı zamanda evinde kocası tarafından ezilmektedir. Kabaca bu şekilde özetleyebileceğimiz görüş çingene kadınları ile ilgili bir şeyler söyleyen çoğu entelektüel tarafından paylaşılmaktadır. İşin ilginci Avrupa’daki pek çok çingene aktivisti de benzer düşüncelere sahiptir.

Kısa bir süre önce poşa çingeneleri ile ilgili bir makale içeren hacimli bir kitap yayınlandı.(131) Bu makaleyi hazırlayan yazarın poşalarla ilgili değerlendirmesi tam da bu doğrultudadır.

Poşalar genellikle elekçilik ve boğçacılıkla geçinmektedirler. Özellikle elekçilikte kadınların ekonomik yaşama aktif katılımı söz konusudur. Elek imalatı erkeğin, elek satışı ise kadının görevidir. Kadınlar köy ve kasabalarda dolaşarak elek satarlar. Boğçacılıkta erkeklerin satış faaliyetindeki rolü elekçiliğe göre daha fazladır.

Poşalarda ve genel olarak tüm çingenelerde kadınların ekonomik hayata katılımı gelenekseldir. Binlerce yıldır yaşanmaktadır. Dolayısıyla bırakın toplumsal yapının değiştiği günümüzü, kadının bütünüyle çalışma yaşamından dışlandığı Osmanlı döneminde bile çingene kadınları ellerini kollarına sallaya sallaya sokaklarda ürettikleri çeşitli zanaat ürünlerini satabilmişlerdir.

Bu durumun çingenelere özgü bir tutum olduğu çok açık. Yazarımız da buna görmezden gelememiştir. Ne var ki çingene kadınının ekonomik yaşama en üst düzeyde katılımının onun toplumsal yapı içerisinde, çingene olmayan kadınlara göre daha güçlü bir konum elde etmesini sağladığı gerçeğini yok saymıştır. “Geçmişte kadının ekonomik yaşamın merkezinde olması ataerkil poşa ailesinde kadına herhangi bir getiri sağlamamış ve Poşa kadınlarının ikincillikleri her konumda devam etmiştir.”(132) Bu nasıl mümkün olabilir. Alışılmış aile içi işbölümünün poşalarda bütünüyle tersine döndüğünü yazar da kabul etmektedir. Ama bunun doğal sonuçlarını kabullenememektedir. Hayatın içerisinde hem maddi hem de kişilik olarak bu kadar güçlü bir konumda bulunan poşa kadını hiç şüphesiz bunu aile yapısına da yansıtmıştır.

Makale baştan aşağı tartışmaya davet eden argümanlarla dolu. Ama yer kısıtlılığından sadece bir argümanı ve yazarın bu argümana nasıl ulaştığını tartışmak istiyorum. Yazar şöyle diyor: “Poşalarda kızın kiminle evleneceği konusunda söz sahibi olan babadır. Babanın ev içi alanda mutlak bir hakimiyeti göze çarpmaktadır. Baba yoksa erkek kardeşler bu görevi üstlenirler.”(133) Bu kadar kesin bir yargıya ulaşabilmek bir sosyal bilimci nasıl bir araştırma yöntemi izlemelidir. Zamanından fedakarlık ederek, bu insanlarla beraber yaşamalı; onların kendisine güven duymasını sağlayacak kadar bir zamanı onlarla beraber geçirmelidir. Bunun yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Ama eğer; poşa çingenelerine sorulan “Evde söz hakkı kimindir, evliliklere kim karar verir?” tarzı beylik anket sorularına verilen yanıtlar ile bu yargıya varılmışsa; bu argümanın hiçbir değeri yoktur. Çünkü ataerkilliğin baskısı altında, kendi anaerkillik kalıntısı farklı kişilik ve kültür özelliklerini saklamak zorunda kalan çingeneler; bu tarz sorulara karşı çok güçlü savunma mekanizmaları geliştirmişlerdir. Kolay kolay yaş tahtaya basmazlar.

İstanbul Hasanpaşa’daki bir çingene yerleşiminde yaptığım gözlemler bu gizleme mekanizmaları ile ilgili çeşitli örnekleri görmemi sağladı. Herhangi bir yabancı mahalleye adımını attığı andan itibaren mahalle sakinleri sanki daha önceden sözleşmiş gibi farklı davranmaya başlamaktadır. Daha sonra aramızdaki duvarlar aşıldığında kadınların günlük hayatta ne derece baskın olduklarını gözlemleyebildim. Buna karşılık ilk karşılaşmamızda kadınların özellikle sessiz kalmaları dikkat çekiciydi. Genç bir kadın yaramazlık yapan çocuğuna öfkelendi. Daha sonra çok yakından tanıyacağım çingene kadınlarına özgü uyarıcı bir nağra atmaya hazırlanırken benimle göz göze geldi. Sustu. Kocasına döndü. “Şu çocuğa bağır biraz” dedi. Kocası biraz da acemilikle hanımın rolünü taklit etmeye çalıştı. İlk defa ziyaret ettiğim mahallelerin hepsinde buna benzer bir tavırla karşılaşmama rağmen kısa zamanda insanlarım beni kabul ettiler. Böylelikle aile içerisindeki gerçek rollerini gizlememeye başladılar. Kadınların, aile yapısı ve daha genel olarak çingene toplumu içerisinde en az çingene olmayan toplumlardaki erkekler kadar etkin olduğu, yer yer daha da güçlü bir konuma ulaşabildiği çok açıktı.

Kolay yolu seçmeyip çingenelerle beraber yaşayan tüm araştırmacılar, kısa zamanda gerçeğin ilk bakışta göründüğünden farklı olduğunu anlamışlardır. Çingenelerle ilgili önemli kaynaklardan biri olan “Beni Ayakta Gömün’ün Yazarı”, çingene toplumunu daha yakından tanımak için Arnavutlukta bir çingene ailesinin yanında yaşamaya başlar. Başlangıçta kadınların çok fazla emek harcadıklarını, erkeklerin hiçbir şey yapmama ayrıcalıklarının olduğunu düşünür. Onların “maço” diye adlandırdığı tavırları ataerkil çağrışımlar yapar. Ama kısa bir süre sonra fikirleri değişmeye başlar. “herkes onları boria yani gelin diye çağırırdı. Sorumlu oldukları kişiler evin erkekleri değil Jeta’ydı(Kayınvalide). Bu yüzden erkeklerin tembellik yapmasına karşın burada tam bir anaerkil düzen hakimdi. Tek korku uyandırabilecek kişi Jeta’ydı. Erkeklerin hiçbir şey yapmaması kısa bir sonra bana bir ayrıcalık gibi görünmekten çıkmış, onları çocukların düzeyinde görmeye başlamıştım.”(134)

Bu örnekte görüldüğü gibi çingeneleri uzaktan izlemekle yetinmeyip, onların dünyasına giren araştırmacılar kısa zaman içerisinde çingene kadınının kendi toplumunda farklı bir konum içerisinde olduklarını anlamışlardır. Benzer bir başka örnek; çingeneleri çok yakından tanıyan bir yazar olan Osman Cemal Kaygılı’nın eserinden verilebilir. Yazarın roman tekniği ile kaleme aldığı çalışması aslında bir belgesel yapıt değerindedir. Zengin bir beyzadenin göçebe çingenelerle tanışması ile roman başlar. Göçebe çingenelerin arasında beyzade ile temas kuran Etem isminde bir çingenedir.

İlk sahnede Etem, bir aşiret reisi gibi davranır. Kadınlara emirler vererek beyzade için sofra kurmalarını ister. Kimseyi masaya yaklaştırmaz. Roman ilerledikçe Etem gözümüzde sıradanlaşmaya başlar. Sonlara yaklaştığımızda, Kaygılı bize çok önemli bir ayrıntı verir. Etem’in zamparalık yaptığını öğrenen karısı Etem’i dövmüştür. Çingene olmayanlarla ilk karşılamasında ataerkil bir figür olan Etem’in, romanın sonunda bambaşka bir kişilikle ortaya çıkması çok anlamlıdır. Ayrıca romanın çeşitli yerlerinde; güçlü kadın kişiliklerindeb bahseder yazar. Bunlar efkarlandığında kamp alanını bırakıp başka yerlere gidebilecek kadar özgür kadınlardır.(135)

Kaygılı farkında olmadan pek çok çingene araştırmacısının konumuzla ilgili yaşadığı çelişkiyi ortaya koymuştur. Dünya çingenelerini birleştiren en önemli unsurlardan biri olan, çingene kadınının toplum içerisindeki ayrıcalıklı konumu yüzeysel bir gözlemle tespit edilememekte ancak derinlemesine bir analizle ortaya çıkarılabilmektedir.

İstanbul’un çingene mahallerinde; kişisel tarihimin sağladığı avantajla çok sayıda aileyi ve bireyi tanıma şansı buldum. Benim açımdan bu durumu son derece açık bir gerçek haline getiren büyük ölçüde bu gözlemler oldu. Dolayısıyla yazılı kaynaklar bu noktada hep ikinci planda kaldı. Zaten bu konudaki materyallerin sınırlı olduğunu daha önce belirtmiştim. Bu konunun üzerinde hep bir gizem perdesi olmuştur.

İstanbul’un eski çingene mahallelerinden birinde kalabalık bir çingene ailesi ile tanışma imkanım olmuştu. Bu ailede bütün akrabalar ailenin en yaşlı kadınının etrafında örgütlenmişlerdi. Bu kadın aile bireyleri arasında birliği sağlıyor, pek çok akraba farklı mahalleye taşınsa bile kadının varlığı ailenin dağılmasını engelliyordu. Kadının ölümü ile beraber aile tamamıyla dağıldı. Farklı mahallelere taşınanların ilişkileri tümüyle ortadan kalktı.(136)

Kuştepe’de eski sepetçi çingenelerin bana anlattığı bazı ayrıntılar konumuzla ilgili olarak çok aydınlatıcıdır. Buna göre; Kuştepe’nin eski liderleri kadınlardı. Mahalle sakini bir dostumun bunların birisinden bahsederken gözleri parlıyordu. Bu kadın bütün Kuştepe’ye kendisini kabul ettirmişti. “Bütün Kuştepe’nin lideriydi.” Diğerleri ise üyesi oldukları çingene gruplarının lideri konumundaydılar. Bu kadınların anıları Kuştepe’de hala çok tazedir.(137)

Küçükbakkalköy’de bana evlerini açan bir çingene ailesinde güçlü kadın kişiliğinin tam olarak ne anlama geldiğini yakından gördüm. Evin kadını başlangıçta eşinin karşı çıkışına rağmen beni evlerine kabul etti. Her ziyaretimde evde alınan kararlarda; onun 2 oyu olduğunu gördüm. Genel olarak aile ortamında demokratik bir hava hakimdi. Bu noktada diğerlerinin kararlarında belirleyici olan büyük ölçüde kadındı, anneydi. Bu kadın aynı zamanda çok ciddi bir biçimde lider özelliklerine sahipti.

Kadınlar belli bazı istisnalar dışında tüm çingene gruplarında çalışırlar. Genel olarak çingene toplumunda kadının ayrıcalıklı konumundan bahsedildiğinde bunun sadece aile ortamında mevcut olduğundan, hayatın içinde kadınların her zamanki gibi ikinci planda kaldığından bahsedilir. Oysaki çingene kadını; çingenelerin tarihi başladığından beri sokakta ekmek kavgasının içinde olmuştur. Günümüzde de Anadolu ve İstanbul’da yaşayan benim temas kurabildiğim çingene ailelerde; kadınlar çiçekçi, bohçacı, dansçı vs olarak çalışma yaşamına katılmaktadırlar. Kadının, sokaktan tümüyle yalıtıldığı Orta Doğu toplumlarında bu bile başlı başına çok büyük bir şeydir. Yanlış anlaşılmasın. Erkeğin karısını çalıştırmasından ya da erkeğin kadına dönük özgürlükçü bir lütfundan bahsetmiyorum. Çingene kadını sahip olduğu her hakkı güçlü kişiliği sayesinde söke söke almıştır. Çingene toplumunda kadının konumu sonradan kazanılmış bir şey değil tamamıyla doğal bir haklardan oluşan bir statüdür.

Kadının konumu ile ilgili olarak göçebe ve yerleşik çingeneler arasındaki farklılaşma çeşitli çingene yerleşimlerinde gözlemlenebiliyor. Göçebeliği yakın dönemde bırakan Küçükbakkalköy, Hasanpaşa ve Kuştepe çingenelerinin bir bölümünde anaerkillik kalıntıları çok tazedir. Bunların hepsinde anaerkil soy örgütlenmesi yerleşik hayata geçişle birlikte büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. “iç güveyliği” kurumu bu geleneğin yozlaşmış bir biçimi olarak varlığını sürdürmektedir. Buna karşılık, aile içerisinde ve çingene toplumunda kadının yöneticilik vasfı bu mahallelerde çok belirgindir. Her üç örnekte de kadın liderler ya halen varlıklarını korumaktadırlar ya da geçmişte ki kadın liderlere ilişkin anlatımlar topluluğun sözlü kültüründe korunmaktadır. Her üç örnekte de kadın bütünüyle çalışma yaşamının bir parçasıdır.

Yerleşik yaşama daha önce geçen çingenelerin oturduğu Ayvansaray Lonca Mahallesi ve Dolapdere’li müzisyenlerin mahallesinde ise durum tamamen farklıdır. Buralarda, kadın liderlerin varlığından bahsedemeyiz. Kimi yerlerde, özellikle müzisyen çingeneler kadınların çalışmasını hoş karşılamazlar. Çingene kadın kişiliği buralarda zayıflamıştır. Göçebelerde ve göçebeliği yeni bırakmış yerleşiklerde tartışılmaz konumda olan kadının ayrıcalıklı statüsü, eski yerleşiklerde erkeklerle eşitlenmiştir. Çingene yerleşimlerinden kopan az sayıdaki ailede ise aile yapısı, çingene olmayan ailelerin yapısı ile aynılaşır. Kadın eşitlik statüsünü bile kaybeder.

Yine de yerleşik çingenelerde kadın çingene kadınına özgü ayrıcalıklı statüsünü bütünüyle kaybetmez. Biraz zayıflamış da olsa güçlü kadın kişiliği, her halukarda toplumun genelinden farklıdır.

Çingene mahallelerinde gözlemlediğim bir çok olgu çingene kadınının ayrıcalıklı konumunu büyük bir açıklıkla ortaya koyuyor. Bunun yanısıra çingene toplumlarında kadının sahip olduğu farklı konum ile ilgili kimi bilgiler yazılı kaynaklara da girebilmiştir. Bu kaynaklardan 19. yy Transilvanya’sında; evlenen erkek çingenelerin evlendikleri eşlerinin klanına geçtiklerini öğreniyoruz.(138) Aynı şekilde Anadolu’daki göçebe çingenelerde bu kuralın geçerli olduğu kaynaklarda geçmektedir.(139) Batı Avrupa çingeneleri olan Sinti’lerin soy örgütlenmeleri en azından 30’lu yıllara kadar anaerkil olarak belirtilmektedir.(140) 1911 yılında Liverpool’a gelen bakırcıların adetlerinde; damadın gelinin klanına katılması sıklıkla uygulanan bir gelenekti.(141) Soyun anne tarafından geçmesi ile ilgili bir başka örnek; kendisi de aynı kökenden gelen bir gazetecinin; Anadolu’daki çingene gruplarından biri olan geygellerle ilgili anlattıklarıdır. Buna göre geygellerde çocuklar “Emine’nin oğlu”, “Fatma’nın kızı” şeklinde ana adıyla birlikte çağrılmaktadır.(142) Çingenelerin lanetlendiğini anlatan efsaneler ana soyundan geçme ile ilgili kanunlardan bahsetmektedir. Buna göre çingeneler lanetlendikleri için çocuklar analarının adını almaktadır. Bu büyücüler tarafından yapılmış bir lanetin sonucudur. Bu efsaneler, gerçekte nereden kaynaklandığı anlaşılamayan bir olayı, yani göçebe çingenelerde soyun anne tarafından geçmesini açıklamak için sonradan uydurulmuşlardır.(143) Gerçekte insanlığın en eski aile yapısı ataerkillik değil anaerkilliktir Açıklanması gereken anaerkilliğin değil ataerkilliğin nasıl ortaya çıktığıdır. İnsanlığın soyun baba tarafından devam ettiği ataerkil toplumsal örgütlenmeye geçişi, tarihsel bir dönüm noktası olmuştur.

Anaerkil soy örgütlenmesinin bir istisnası olarak görebileceğimiz Lovara çingeneleriyle birlikte hareket eden Tşurara çingenelerinde bile anaerkil soy örgütlenmesinin örnekleri ile karşılaşabiliriz.(144) Damatlar gelinin klanına geçebilirler.

Lovara çingeneleri ise 14. yy’dan 19.yy’a kadar kölelik sistemi ile baskı altında tutulan Eflak çingenelerindendir.(145) Köleliğin dayattığı çingene olmayanlarla zorunlu temasın onların anaerkil soy örgütlenmesine bir istisna oluşturmasına sebep olduğu düşünebilir. Genel olarak Eflak Çingenelerinde karşılaşabileceğimiz; çingene olmayanlara özgü ataerkil gelenekleri de büyük ölçüde kölelik belirlemiş olabilir. Bu çingene grupları; tüm diğer çingene gruplarından farklı olarak çok katı geleneksel bir örgütlenmeye sahiptirler. Çingene olmayanların baskıları sonucu; anaerkil kalıntıları tüm diğer çingene gruplarından daha güçlü bir şekilde gizlemek zorunda kalmış olmaları muhtemeldir. Nitekim ilk gençlik yıllarını Lovara çingeneleri arasında geçiren Jan Joors’un anlattıklarından, bu grupların bu tarz katı gelenekleri, kendilerini çingene olmayanların baskısına karşı korumak için geliştirdiklerini anlayabiliyoruz.(146)

Genel olarak şunu söyleyebiliriz göçebe çingenelerde soy anne tarafından geçmektedir; çocuk annenin adını almaktadır. Bu durumun ne kadar önemli olduğu açıktır. Tarihsel bir olgu olarak anaerkilliğin var olup olmadığı bile hala kimilerince sorgulanmaktayken; en saf haliyle anaerkil toplumla karşılaşmak insanda heyecan uyandırmaktadır. Antropologlar; anaerkil bir düzene ancak medeniyetin kıyısına itilmiş yalıtılmış alanlarda yaşayan ilkel topluluklarda rastlayabilmişlerdir. Oysaki göçebe çingenelerde bu gelenek; binlerce yıl boyunca medeniyetin tam göbeğinde yaşamalarına rağmen bozulmadan kalabilmiştir.

Bu noktada özellikle roman göçebe çingenelerde gözlemlediğimiz çeribaşıların hep erkeklerden çıkıyor olması bir çelişki gibi gözükebilir. Öncelikle bu sözcük, romani değildir. Osmanlı Siyasal örgütlenmesinde sipahi yüzbaşılarına verilen isim çeribaşıdır. Daha sonra roman çingeneleri tarafından kullanılmaya başlanmıştır.(147) Benzer bir şekilde Çeribaşılık; dışa dönük bir kurumdur. Her şeyden önce topluluğun resmi kurumlara temsilinden sorumludur. Kaale alınabilme şansı her zaman daha yüksek olduğundan çingenelerde erkek çeribaşılar seçilmiştir. Başka yerlerdeki benzer kurumlar aynı yaklaşımla ele alınmalıdır.

Bütün çingenelerde anaerkillik bu kadar net bir biçimde ortaya çıkmamaktadır. Özellikle yerleşik çingenelerde kadının özel konumunu görebilmek daha zordur. Çingene olmayanlarla çok yakın yaşama zorunluluğunun sonucu olarak; çingene olmayanlara ait kimi gelenekler yüzeysel bir biçimde çingenelerde görülmeye başlanmıştır.

Çoğu grupta; soyun doğrudan anadan geçtiğine dair bilgiler bulunmasa da tüm gruplarda kadının toplumsal yapı içerisindeki konumunun çingene olmayan kadınların konumundan farklı olduğunu görebiliriz. Abdalların tüm gruplarında kadın toplumsal hayata katılmakta ve çalışma yaşamının bir parçası olmaktadır. Abdal kadınları; yaşadıkları bölgelerdeki çingene olmayan kadınlar gibi erkeklerden kaçmazlar.(148) Abdalların ünlü ozanı Neşet Ertaş kendi dünya görüşünü anlatırken bizlere anaerkil tanrıça kültünü anımsatan argümanlar kullanmaktadır. “Kendini bilen el öptürmez karşısındakine. Bir tek anaların eli öpülür. İsterse kız çocuğu olsun isterse bir yaşında olsun anaların eli öpülür benim görüşüme göre. İnsan anaların dışında bir tek erkeğin elini öper o da babadır; ana yarısı olduğu için. Onun dışında hiçbir erkeğin hiçbir erkeğin elini öpmesi benim hoşuma gitmiyor.”(149) Dikkat edilirse Ertaş’ın söyledikleri “cennet anaların ayakları altındadır” demekten çok daha fazlasıdır. O sadece ergin yaşlı kadını övmüyor hangi yaşta olursa olsun genel olarak çingene toplumundaki kadın kişiliğini kutsallaştırıyor. Devam edelim: “Kadına saygı başta geliyor. Aşk nereden geliyor? Kadından geliyor. Sevgi nereden geliyor? Kadından geliyor. Her şeyin yapısı değişik çünkü. Kadın değince basit bir kelime değil. O bir anadır çünkü. Onu yapısı sevgiyle yoğrulmuştur. Ana rağmine düştüğün andan itibaren sana sevgisini kendi canından, kendi ruhundan veriyor… Büyüdükçe ana sevgisi saygıya dönüşüyor ve bu defa karşına bir kız çıkıyor. Ananın verdiği sevgiyle onu tanıyorsun sen. Bu defa ana iken verdiğini kız olarak senden geri istiyor.”(150) Dikkat edilirse Ertaş, kadın kişiliğini soyutlamaktadır. Eş ve ana olarak kadın aslında tek bir varlıktır. Yaşamın merkezine kadını koyuyor Ertaş. Ve son noktayı şöyle koyuyor : “Biz, erkekler insanoğluyuz. İnsan bizim analarımızdır. Onların canı yaratan can, bizim canımız yaratılmıştır. Biz erkeler olarak insanoğluyuz. Ve insana benzeriz. Onların yüzü suyu hürmetine biz de insanız.”(151) Bu ve benzeri metinlerde, bir abdalın gözünden çingene toplumunda kadın kişiliğinin nasıl konumlandığını okuyabiliriz. Başlı başına bu metinler bile abdal toplumunda kadının ayrıcalıklı konumu açısından çok şey söylüyor.

Bir başka çingene grubu olan Poşalarda genel olarak geleneksel meslek elekçiliktir. Poşa erkekleri elek yapar, kadınlar ise köy ve kasabalarda gezerek elek satarlar. Çingene olmayanlarda kadının çalışmasının eğitimli gruplar için bile yeni olduğu düşünülürse poşa çingenelerinde yüzlerce yıldır bu durumun var olması çok ilginçtir.(152) Poşa çingenelerinin toplum yapısı ile ilgili olarak şu örnek oldukça açıklayıcıdır. 1963’te Yozgat’ın Akdağmadeni köyünde yedek subay öğretmenlik yapan bir şahıs civardaki bir poşa köyüne misafir olur. Köylülerden çeribaşını çağırmalarını ister. Karşısına 90 yaşında bir kadın çıkar. Bu kadın o toplumun lideridir.(153) Bu örnek 60’lı yıllarda Poşa toplumunda kadın liderlerin var olduğunu göstermektedir.

Bizim kişisel gözlemlerimizden çıkardığımız sonuç tüm çingene toplumlarında kadının özel bir konumu olduğudur.(154) Göçebelerde bu çok net bir şekilde ortadadır. Göçebeliğin en saf halinde soyun anadan geçtiği görülür. Bu toplumlarda kadına duyulan saygı çok büyüktür. Topluluğun iç meselelerinde kadınların görüşleri belirleyicidir. Göçebeliği yeni bırakmış çoğu çingene yerleşim bölgesinde topluluğu yöneten kadın liderlerin varlığı ile bizzat karşı karşıya kaldım.(155)

Yerleşik çingenelerde; kadının ayrıcalıklı konumu biraz daha geri plana itilmiştir. Çingene olmayanlarla çok daha yakından temas etmek durumunda kalan yerleşik çingeneler; zaman içerisinde çingene olmayanların geleneklerini benimsemek zorunda kaldıklarından; soyun anne tarafından geçmesi yerleşiklerde genel olarak görülmemektedir. Ayrıca kent yaşamının sıkıntılarının, işsizliğin ve çingene olmayanların yaptığı ayrımcılıkla sürekli karşı karşıya kalmanın getirdiği gerilim; yerleşiklerde ister istemez öfke patlamalarına neden olur. Bazen kadınlar arasında kavgalarda ortaya çıkar, bazen karı koca kavgasında. Zaman zaman bu durum fiziken güçlü olan erkeğin kadına yönelik şiddetine dönüşebilir. Kadına yönelik şiddet, çingene toplumunda; özellikle çingene olmayan göçebelerde ve kırsal topluluklarda olduğu kadar meşru değildir. Çoğu zaman kadınlar, kendilerine şiddet uygulayan kocalarına benzer şekilde şiddet kullanarak tepki gösterebilirler. Burada asıl önemli olan nokta; çingene kadınlarının şiddeti ve aile içinde ikinci planda kalmayı kabullenmeyen kişilik özellikleridir.

Her halukarda; yerleşik çingenelerde bu tip olaylar benzer şartlarda yaşayan çingene olmayan insanların yaşadıklarına göre daha azdır. Yerleşik çingene kadını topluluk içerisinde gücünü kaybetmez. Ailede her zaman ayrıcalıklı bir ağırlığı vardır.

Tüm çingene gruplarında değişmeyen olgu; çingene olmayanlardan daha farklı kadın ve erkek kişiliklerinin ortaya çıkmasıdır. Çingene kadını genel olarak; güçlü, problemler karşısında paniğe kapılmayan, liderlik vasıfları gösteren, gerektiğinde erkeklerle kavga etmekten çekinmeyecek bir kişiliğe sahiptir. Bu kişilik; çingene olmayanlar tarafından anlaşılamaz. Çingene erkeği ise; kadının kişiliğine saygı duyan, onun da insan olduğunun bilincinde olan, çingene olmayan erkeklerden farklı olarak güzellikler karşısında duygulanıp bu duygularını ortaya koyabilen, diğer insanlarla oldukça kolay ilişki kurabilen bir yapıdadır. Bu farklı kişilikleri ortaya çıkaran; çingenelerin çingene olmayanlardan farklı olan aile yapılarıdır.

Yaptığımız açık ki bir genelleştirmedir. Bu ideal tipi her çingene bireyinde aramak elbette bir sonuç vermeyecektir. Yine de, çingene toplumunun kendine özgü aile yapısı genel itibariyle, bu farklı kişilik yapılarını yaygınlaştırmaktadır.

Çingenelerdeki bu farklı kişilik özellikleri; dünyanın neresinden gelmiş olursa olsun, hangi dili konuşuyor olursa olsun çingeneleri birleştiren bir özelliktir. Tüm çingenelerde ortak olan bu durum çingenelerin gerçek tarihlerinin anahtarıdır.

Çingenelerde günlük hayatta halen yaşanmakta olan anaerkil ilişkiler aslında insanlığın en eski günlerinin günümüze yansıya ip uçlarıdır. Çingene olmayanlarla sürekli temas halinde olmalarına rağmen çingenelerin nasıl olup da bu özelliklerini kaybetmediği sorusunun yanıtı ise; insanlığın en eski günlerinde başlayan çingene tarihinde saklıdır.

Ben Bir Çingeneyim
Romanlar, abdallar, poşalar, elekçiler, domlar! Çingene diye adlandırılan veya kendisini çingene olarak kabul eden herkes! Burası sizin siteniz!