Ropörtaj
“GÖRDÜK Kİ EN FAZLA DIŞLANAN GRUP ÇİNGENELER”
ULAŞILABİLİR YAŞAM DERNEĞİ İLE SÖYLEŞİ
Ulaşılabilir Yaşam Derneği yaklaşık üç yıldır Çingenelerin çeşitli problemleriyle ilgili önemli çalışmalar yürütüyor. Dernek ilki geçen sene yapılan iki uluslararası Roman sempozyumu düzenledi. İlk sempozyum geleneksel Kakava Şenlikleri çerçevesinde Edirne'de 7-8-9 Mayıs 2005 tarihlerinde düzenlendi. İkinci sempozyum geçtiğimiz yıl İstanbul’da çok sayıda katılımcının katkılarıyla yapıldı. Dernek bu sempozyumda sunmak üzere hazırladıkları çalışma için tüm Türkiye bölgelerini kapsayacak şekilde bir çok Çingene yerleşimini ziyaret etti. Buralarda yaptıkları gözlemler, ettikleri sohbetler, edindikleri tecrübeler Çingene yaşamının kodlarını sunmada önemli referans noktaları oldu. Çalışmaları bunlarla sınırlı kalmayan dernek aktivistleri halen özellikle İstanbul’daki kentsel dönüşümün sancılı uygulamasını karşın Çingenelerin yanında çalışmalar yürütüyorlar. Dernek Başkanı Belgin Cengiz ve dernek aktivisti Hacer Foggo ile derneğin bu alandaki çalışmalarını ve Çingenelerin içinde bulunduğu durumu konuştuk.
Cingeneyiz.org : İlk önce STK kariyeriniz nasıl başladı onu öğrenmek istiyoruz.
Belgin Cengiz: Benim üniversiteye gittiğim zaman Marmara Depremi ile çok kesişen bir dönemdi. Boş vaktim vardı. Deprem bölgesinde dayanışma amaçlı bölgeye gittim. Orada bir grup arkadaşla tanıştım. Dünya Engelliler Birliği’nde çalışan düzgün arkadaşlardı. Sivil toplum anlayışını da bilen, açılımlarını da doğru bulduğum arkadaşlardı. Beraber bir takım çalışmalara girdik o dönem. Hep beraber bölgeye destek nasıl sağlanır diye çalışmaya başladık. Sivil toplum algısı biraz böyle gelişti bende . Farklı anlamda sivil toplum diyelim, zaten bir demokratik kitle hareketi sürecimiz olmuştu üniversite yıllarında. Derneklerde çalışmaya gerek öğrencilerle olsun, gerek İnsan Hakları Derneği gibi kurumlarda devam ettik. Ama sonrasındaki dönem bugün anladığımız anlamda sivil toplum süreci yani aslında Türkiye’deki gelişim sürecine uygun olarak deprem sonrasında gelişti.
Bizim derneğimiz biraz geniş kapsamlı bir dernek. Temel duruşumuz şu oldu.Türkiye’de risk altında olduğunu gördüğümüz ve alternatif programlarla desteklenildiği zaman var olan problemin çözümünün gelebileceğine inandığımız tüm hedef gruplarıyla çalışmaya açık bir dernek olarak kurulduk biz. Bu yüzden mesela derneğe bakıldığı zaman birbirinden çok farklı alanlarda çalışmaların olduğunu görebilirsiniz.
Derneğin şu an üzerinde durduğu beş temel alan var . Birincisi kuruluş döneminden bugüne gelen acil dönem, olası deprem, savaş, felaket durumlarında mobilize bir ekip oluşturmak, yani gönüllüler ağımız var. Gidip acil durum yaşanan bölgeye destek veriyorlar. İşte bir ay, iki ay neyse ihtiyaca göre. Sosyal destek, tıbbi destek, ilaç desteği gibi desteklerde bulunuyor. Türkiye’de bu anlamda; Düzce, Afyon, Bingöl, Pülümür , İran’da Bem, Tsunami felaketinden sonra Sri Lanka gibi yerlerde çalışmalar yürüttük. Diğer alanımız kalkınma, yoksullukla mücadele. Ama burada da daha çok dar gelirli gruplarla özelde de köylülerle ve küçük üreticilerle çalışmayı seçtik. Gene Düzce’de ekolojik tarım programını yürüttük, Kütahya’da kapanan bir maden işletmesinin boşalan arazisinin rehabilitasyonu ve eski maden işçilerinin üretim süreçlerine katılımlarına yönelik yürütülen bir projede danışmanlık yaptık, Tunceli’de yoğun bir çalışma sürüyor. Önceliği küçük toprak sahibi ya da dar gelirli çiftçiler ve hayvancılıkla geçinen yoksul ailelere yönelik kalkınma çalışması olarak koyduk. İstanbul’da kent tarımı kapsamında, Gürpınar ilçesinde 25 kadınla çalışma yürütüldü. Çokkültürlülük ekseninde bir çalışma alanı var. Bu çalışmada Türkiye’de kritik olduğunu düşündüğümüz -iki belki üç grup diyebiliriz- gruplarla çalışıyoruz. Bunlardan biri Süryaniler. Mardin Midyat bölgesinde ve İstanbul’da dernekleri var. İki dernekle çalışıyoruz. Mezoder İstanbul ve Mardin Midyat’taki Midyat Süryani Kültür Derneği, bu arkadaşlarla kültürel hakların korunmasına yönelik çalışmalar yürütüyoruz. İkinci olarak zorunlu göç mağdurlarıyla ilgili olarak Tunceli’de ailelerle somut uygulama projeleri yürütülüyor. Bu da aslında çokkültürlülüğe girmektedir. Zaza ve Alevi kökenli aileler ikinci grup içinde yer alıyor.
Üçüncü olarak da Türkiyeli Romanlarla, Çingenelerle çalışmalar yürütüyoruz. Onu da zaten biliyorsunuz. Çokkültürlülük alanında bir uygulama projesi de Tarlabaşı Toplum Merkezi’nde yürütülmektedir. Çingene ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı, gelir ve eğitim seviyesinin düşük olduğu bir alanda çocuklar, kadınlar ve gençler için öncelikli destek programları yürütülmektedir. Bir diğer çalıştığımız alan dezavantajlı gruplar. Burada engelliler, desteğe ihtiyacı olan toplumsal kesimler gibi gruplar var. Bu alanda daha çok bazı kurumlara danışmanlık desteği veriyoruz. Uzman desteği sağlıyoruz, kimi yerlerde de uygulama projeleri yürütüyoruz. Engelli alanını biraz daraltmaya yöneldik. Çünkü bizim çalıştığımız yöntem “Toplum Temelli Rehabilitasyon” yöntemi Türkiye’de kamu kurumlarınca da kabul gördü ve işlemeye başladı. O yüzden artık ağır ağır geri çekiliyoruz bu alandan. Bu alanda son projemiz “engelliler için erişilebilir yaşam alanı” yani “konut projesi” . Onu da bitirip engellilere teslim edersek bu alandan tamamen çekileceğiz. Belki en fazla danışmanlık düzeyinde desteğimiz olur. Bir diğer alan da insan hakları ve demokrasi. Bu aslında tüm yaptığımız çalışmaların buluştuğu nokta ve bu konuda aslında ihtiyaç duyulan noktalarda yasal, sosyal hakların takibi, her türlü ihlali belirlemek, kamuoyu oluşturmak gibi çalışmalar var.
Ç.O: Sizin STK deneyiminiz, kişisel kariyeriniz nasıl şekillendi ?
Hacer Foggo: 1991 yılında gazeteciliğe başladım. 2003 yılına kadar gazetecilik yaptım. 2003’ten sonra da Ulaşılabilir Yaşam Derneği’nde çalışmaya başladım. Zaten gazetecilik yaptığım dönemlerde de daha çok insan hakları, demokrasi, kadınlar ama ağırlıklı olarak azınlıklarla ilgili yazılar yazdım. Sonra 2003 yılında Ulaşılabilir Yaşam Derneği’nde çalışmaya başladım. Burada da aynı şekilde daha çok azınlıklarla ilgili projelerde katkıda bulundum. Önce Süryaniler ve daha sonra da Romanlar.
2 sempozyum yaptık; biri Edirne’de Birinci Uluslararası Roman Sempozyumu, ikincisi İstanbul’da İkinci Uluslararası Roman Sempozyumu. Bu sempozyumdan çıkan sonuçlarla da ilgili olarak da yeni bir proje yaptık. Avrupa Birliği’ne başvurduk. Bu proje, daha çok Kentsel Dönüşüm Projesi’nden sonra yıkılan Roman mahallelerini hedef alan bir proje ve halen de çalışmaya devam ediyoruz. Yani yoğun olarak çalışmaya devam ediyoruz.
“EN DIŞLANMIŞ GRUP ÇİNGENELER”
Ç.O: Çingenelerle ilgili çalışmaya niye başladınız ? Çeken ne oldu sizi Çingenelere?
B.C: Bizim açımızdan zaten Çingenelerin sorun alanları çok gözlediğimiz bir konuydu. Birlikte çalışma yürütmek istiyorduk. Biraz da girdiğimiz her bölgede gerek bu acil dönem programları olsun, gerek diğer çalışmalar gördük ki aslında Çingeneler toplumun en riskli , kültürel hakları anlamında en dışlanmış, en yoksun ve doğrudan kendi kültürel haklarını savunma, geliştirme konusunda şu ana kadar Türkiye’de en geride kalmış topluluk olarak öne çıkmaktaydı. Zaten elimizden gelen maksimum desteği veriyorduk ama problemi çokkültürlülük içinde sosyo kültürel hakların savunulması, Çingene kimliğinin toplumsal yaşamda eşit kabul görmesi olarak tanımlamamız üç yıl önceye dayandı aslında ve şöyle bir karar verdik biz; UYD olarak çokkültürlülükle ilgili Türkiye’de kurumsal çalışma yürüteceksek bunun en temel unsurlarından birinin Çingeneler olduğunu düşündük ve bir giriş yapalım, girizgah yapalım, ne var ne yok bakalım dedik. Daha önce ilişkili olduğumuz ailelerle görüştük, henüz kurulmaya başlayan dernekler vardı, o derneklerden arkadaşlarla görüştük ve başladık. İlk birkaç yılımız “kimlik” sorununun Türkiye’de tartışılır hale gelmesini destekleyici programlar yürütmekle geçti. Doğru algılanmasının önünü açan programlar yürüttük. O yüzden sempozyumlar ya da bu eksende yan yana gelişleri organize etmek gibi bir sorumluluk üstlendik. O dönemde de bizimle ilişkiye geçen hemen hemen her topluluğun dernekleşme talebi olsun ya da başka talepleri olsun destekledik. Yine elimizde ne varsa yönlendirdik, destekledik.
Bundan sonraki süreç artık bizim için uygulamayı içeren projelere yönelmek olacak. Sorun alanlarını daha net görmeye başladığımız için bu konuda çalışma yürüten arkadaşlarla da diyalogumuz yükseldi. Çingenelerin gündelik yaşamlarında yer alan problemlerin çözümüne yönelik uygulama projeleri acil bir ihtiyaç. Biraz aktif alanlardan girelim diyoruz. Artık “kimlik” sorunu bizim ve tüm mevcut oluşumların katkısıyla tartışılmaya başladı. Hatta bir yasa Enis Tütüncü’nün katkısıyla bu alanda çalışma yürüten kurumlardan giden bilgiler doğrultusunda da değiştirildi, İskan Yasası. (1934 tarihli 2510 Sayılı İskan Yasası’nın 4. maddesindeki ‘Anarşistler, casuslar, memleketten kovulanlar ve göçebe Çingeneler Türkiye’ye alınmazlar’ ifadesi değiştirildi (c.o)) Şimdi üzerinde durduğumuz ayrımcı olduğunu düşündüğümüz “Polisin Merasim Ve Topululuklardaki Rolüne Ve Polis Karakolları Teşkilatlanmasına Dair Talimatname” isimli yasa var. ( Burada sözü geçen hukuk metni, Polisin Disiplinine, Merasim ve Topluluklardaki Rolüne ve Polis Karakolları Teşkilatı ile Vazifelerine Dair Talimatname'sidir. Bu talimatname'de de Romanların aleyhinde hükümler bulunuyor. Talimatnamenin 134. maddesinin 'Karakol amirlerinin umumi vazifeleri bölümüyle ilgili 9. fıkrasında, "Karakol amiri mıntıkasında emniyeti ihlal ve suç çıkarma istinadını gösteren amillerle müessir surette mücadele edilecektir. Bu mücadelede maksadın istihsali içinde de aşağıda sıralanmış şahıs ve şeyler üzerinde gereken tedbirleri almak ve vazifeleri yapmak esastır" deniliyor. Bu bağlamda, şahıslarla ilgili 5. bentte, 'esaslı mesleği olmayan çingeneler' ibaresine yer veriliyor.(c.o)) Bir takım yasal sosyal hakların düzenlenmesi var.
H.F: Yani hem Türkiye’de hem de dünyada en fazla ayrımcılığa uğrayan grup Romanlar. Zaten derneğin de tüzüğünde en dezavantajlı gruplardan birini Çingeneler oluşturuyor. Diğer etnik gruplardan hiç birinin ismi yasalarda geçerek bir ayrımcılığa maruz kalmazken Çingenelerle ilgili iki yasa maddesi vardı. Biri İskan Yasası değiştirildi, diğeri de Polis Yasası. Hala bu yasa metninde bu topluluğun ismi geçiyor. Bu madde hala ayrımcılık timsali olarak duruyor. Yine eğitim alanında en fazla sorunu olan topluluk. Barınma alanında en fazla sorunu olan topluluk. Ayrımcılığa en fazla uğrayan topluluk. Hepimizin çocukluğumuzdan beri dilimize yerleşen kötü sözleri hatırlayın. Dilde ayrımcılığa en fazla uğrayan topluluk Çingeneler.
B.C: Hiç birimizin birbirimizden farkı yok Türkiye’de. Sadece birey olma hakkının benim için geçerli olmasının koşulu, aynı hakkın Roman vatandaş için de, Süryani vatandaş için de geçerli olması. İnsan hakları, demokrasi, vatandaşlık hakları çerçevesinden baktığın zaman yok aslında birbirimizden farkımız diye yola çıkınca gördük ki, olumsuz anlamda en farklı görülen grup Çingeneler. Dolayısıyla bir eşitlik anlayışına gireceksek, böyle bir özlemimiz varsa, koşulların eşitlenmesi ve ondan sonra hep beraber konuşmamız gerekiyor. O yüzden Türkiye’de birincil olarak desteklenmesi gereken grup onlar. Aynı masada oturma koşullarının sağlanması gerekiyor. Çingeneler yasalardan ya da kafalardaki ayrımcılık nedeniyle bu eşitlenmeyi acil olarak yaşaması gereken grupların başında geliyor. Daha açık ifade ile söylersem; yasalar, insan hakları, birey olma hukuku, bir toplumda var olma hukuku eşitlenmeli. Aslında bizim duruşumuz bunun zorlanması. Yasa yapanlara, yasa koyuculara bunu hatırlatmak. Roman arkadaşlara da her türlü dayanışma ve desteğe açık olduğumuzu söylemek.
"BARINMA, İSTİHDAM, EĞİTİM VE KİMLİK SORUNLARI DERİN"
Ç.O: Sizin kısa dönem önce Çingenelerle ilgili bir çalışmanız oldu. Gittiğiniz yerlerdeki sosyolojik gözlemlerinizi bizimle paylaşır mısınız
B.C: Bizim 20 küsur şehri ziyaretimiz oldu ve o bölgelerde Roman mahalleleri, sadece Roman arkadaşların yaşadığı köyleri ziyaret ettik. Demin Hacer’in çizdiği çerçeveyle aynı gördüklerimiz. Bu çalışmada bir takım sorunlar gözlemledik. Roman toplumunun kendi ilişkileriyle usta çırak ilişkileriyle geliştirdiği bir meslek ilişkileri olsun, aile ilişkileri olsun gündelik hayatta pozisyon almak olsun geliştirdikleri bir takım informel eğitim var. Bununla formel eğitim arasında bir takım sorunlar gözlemledik. Türkiye’de bir sistemi öne çıkaran, kurumsallaştıran kişilerle Roman toplumu içinde öne çıkan kişiler arasında bir buluşamama sorunu var. Bir diğer sorun yoksulluk, işsizlik. İstihdam sorununda temel gözlemlediğimiz bugüne kadar baktığımızda 10-15 yıl öncesine kadar kendi kendine yeterli ekonomi varken, artık kendine kendine yeterli ekonomi gerek küreselleşme dediğimiz süreç gerekse de istihdam konumlarının tüm Türkiye’de ve Dünyada değişimi nedeni ile dağılmış durumda. Dolayısıyla daha büyük sermaye gruplarının kurduğu fabrikalarda ya da işyerlerinde kamusal alanda Çingenelerin istihdam olmalarının önü açık değil. Öte yandan Çingene toplumu, geleneksel geçim alanları ile bir yerde kalaycılık yaparak, bir yerde sepetçilik yaparak, bir yerde 6 ay kiraz, domates toplayarak geçimlerini sağlama olanaklarını yitirmek üzere. İstihdamın gerek mesleki alanlardaki olanaklarla buluşacağı, gerekse de toplumun kendini doğrudan ifade edebileceği gündelik yaşam alışkanlıklarıyla da çok fazla çatışmadan devam edebilecekleri alanlara kaydırılması gerekiyor. Böyle çok temel bir sorun var. Barınma sorunu söz konusu. Bir; Kentsel Dönüşüm Türkiye’de ve tüm Dünyada Roman vatandaşların yaşadığı bölgede etkin olarak uygulamaya girdi. Bu kapsamda Çingene mahalleleri yıkılmakta, Çingene ya da Roman vatandaşlar çözüm sunulmadan yerlerinden edilmektedirler. Bu durum İzmit, Ereğli, Ankara, Bursa, Çanakkale, İzmir, İstanbul’da da var ve yıkımlarda öncelikli hedef bölgeler Çingene mahalleleri.
H.F: Bir sürü bölge var çok tartışılıyor ya hani. Kentsel dönüşüm aslında Romanları hedef almıyor deniyor. O ikisi arasındaki farkı açalım. Şimdi şöyle bir tartışma var. Her gittiğim yerde karşıma çıkıyor. İşte Kentsel Dönüşüm Projesi sadece Romanları hedef almıyor diye ama vurgulanması gereken şeyler var. Bir kere kentsel dönüşüm kararı alındı ve uygulamaya Roman mahallelerinde başlandı. Bu bir gerçek. Diğer yerlerde olmayacak mı olacak. Roman mahallelerin dışında da bu proje uygulanacak. Ama şöyle bir fark var. Biz, bu gezip gördüğümüz yerlerde Küçükbakkalköy olsun, Sulukule olsun, Kağıthane’de olsun bu projenin oradaki kimliği gözetmeden, yaşam geleneklerini gözetmeden uygulanmasına karşıyız. Oradaki kültürü de gözetmeniz gerekiyor. Romanların kendilerine ait yaşam tarzları var. Onlar çok katlı binalarda TOKİ’nin konutlarında yaşayamazlar.
B.C: Böyle bir şey istemiyorlar.
H.F: Evet, bunu Macaristan uygulamış başarısız olmuş, İspanya uygulamış başarısız olmuş. Şimdi onların kültürlerine, yaşayış biçimlerine göre evler planlanmaya başlamış. Yani tüm Dünyada bu, böyle yürüyor. Bizde bu toplum bir topluluk olarak görülmediği için dolayısıyla kültürleri dikkate alınmadığı için yöneticiler normal bir yıkımmış gibi hareket ediyorlar. Yıkıp dağıtıyorlar. Sulukule bin yıllık bir mahalle, 1054 yılında gelmiş oraya insanlar. Sen bu tarihi de gözeterek o projeyi uygulamak zorundasın. Onların müzisyenliğini, geleneklerini, göreneklerini ne yapmak istediklerini öğrenip, ona göre davranmak zorundasınız. Örneğin hurdacılıkla geçimini sağlayan birinin evinin girişinde bir deposunun olması gerekiyor ki rahat çalışabilsin. Bütün bunların göze alınması gerekiyor.
ÖFKE BARIŞA GİDEN YOLA GİRDİ
Ç.O : Çok sayıda mahalleye gidiyorsunuz, buralarda çalışmalar yapıyorsunuz. En başından bu yana bu mahallelere girerken -her türden olabilir- ne gibi sorunlarla karşılaştınız ?
B.C: Mesela bizim Türkiye turumuzda bir mahalleden başka bir mahalleye giderken dışarıdan aldığımız referanslar “aman o mahalleye gitmeyin” tarzında oluyordu. “Arabanızı oraya park edin şunu yapın bunu yapın”.. Biz bu uyarılarda ifade edilen sorunların hiç birini yaşamadık. Girdiğimiz her yerde “riskli bölgeler” de vardı risksiz olanlar da. Kime göre risk ayrı bir tartışma konusu. Sonuçta biz oraya niye geldiğimizi gayet net açıklayınca arkadaşlar kendi sorunlarını anlatmaya ya da diyalog kurmaya açıktılar. Yine de gözlediğimiz şöyle bir sorun var. O da şu: Dışarıdan gelen yorumlardan öte öncelikle Roman arkadaşların, Çingene arkadaşların kendi kimliklerini kendi içlerinde bir bütün olarak kavramaya ve savunmaya ihtiyaçları var. Sözgelimi “O mahalle bizim mahallemiz iyi mahalle. Yan mahallede başka grup Çingeneler var. Orası kötü mahalle” gibi bir algılayışın değişmesi gerekiyor. “Toplumsal anlamda biz Çingeneler olarak varız, iyisiyle kötüsüyle yaşıyoruz ve kimliğimiz budur” diyecek olgunluğa gelmesi gerekiyor toplumunun, birincisi bu. Onun dışında belki birkaç yerde ufak tefek şeyler oldu. Bir öfke durumuyla karşılaştık bazen. Bunun da çok normal olduğunu düşünüyorum ben. Çünkü yaşama dair eşit hakların olmaması ve hayatı bu şartlar altında sürdürmek çok zor zaten. Bu durum kendi içinde potansiyel öfkeyi oluşturuyor . Bu öfkeden kaçamazsın. Bize düşen o öfkeyle yüzleşmek oldu. Küfür de yedik, başka şeyler de oldu. Aslında bu bizim için iyi de oldu. O öfkeyi anlamak ve daha sonra bu öfkeyi pozitif enerjiye çevirmek için koşulları anlamayı beraberinde getirdi.
Mahallelerin sorunlarına gelirsek dışlanma var. Yan mahalleden, komşu mahallelerden Roman olmayan mahalleden Çingene/Roman mahallelerini dışlanma var. İşe girmede sorun var. Ev kiralamada sorun var. Kimlik sorun oluşturuyor. Yaptığın iş sorun oluşturuyor. Görünümün sorun oluşturuyor. Aile nüfusun sorun oluşturuyor. Nüfus cüzdanın olup olmaması sorun oluşturuyor. Bunların hepsi dışlanma gerekçesi. Dışlanan toplum da en iyi kendi içinde hareket edebildiğinden sözgelimi okula çocuğunu göndermiyor, sağlık ocağına çok zorunlu olmadıkça gitmiyor. Alışverişe ya da pazara akşam saatleri çıkıyor. Çok görünmek yüzleşmek istemiyor.
H.F: Bir öfke var aslında. Bir önyargı var. Mesela soruluyor: “Sulukule’ye nasıl girdiniz?” Sulukule’de ilk yıkım kararı çıktığı zaman bize “ Aman gitmeyin oraya. Mafya var çete var o var şu var” dediler. Ama biz oraya gittiğimizde öyle mafya ile, çete ile karşılaşmadık. Tam tersine oradaki insanlar bize kucak açtı. Tam zamanında gittik diyemeyeceğim keşke daha önce Sulukule’ye gitseydik. Keşke daha önce Kağıthane’ye gitseydik, keşke daha önce Küçükbakkalköy’e gitseydik. Ama daha öncesi olmadığı için o öfke birikmiş diye düşünüyorum. Çünkü sürekli aşağılanmışlar. Ayrımcılığa uğramışlar, öteki olmuşlar. O da ister istemez seni öteki olarak algılıyor. Bir öfkesi varsa o öfke konuşmaya başladığın zaman yavaş yavaş barışa kadar gidiyor. Artık herhangi bir ailenin kapısını çaldığımız zaman gidip oturup çayını da içebiliyoruz. Bu, gittiğimiz her yer için öyle. Bu mahallelere ilişkin önyargılar nelerdi? İşte fuhuş yaparlar, hırsızlık yaparlar. Uyuşturucu satarlar. Ama aynı şeyler Beyoğlu’nda yok mu, Etiler’de yok mu ? Peki belli bir suçu belli bir kimliğin, topluluğun üzerine yüklemenin ne anlamı var ? Bunları Kürtler de yapabilir, Rumlar da yapabilir, Türkler de. O yüzden biz çalışma yaptığımız yerlerde Belgin’in söylediği gibi kendimiz, eşitleyerek gittiğimiz zaman hiçbir zorlukla karşılaşmıyoruz.
ÇİNGENE Mİ ROMAN MI ?
Ç.O : Türkiye’de Çingene grupları arasında kimliklerini adlandırma konusunda tartışmalar var. Hatta düzenlediğiniz sempozyumun ilk gününe özellikle bu konudaki tartışmalar damgasını vurmuştu. Sizin bu konudaki yorumunuz ne? Çingene mi Roman mı ?
H.F: Ben kendimi bildim bileli, çocukluğumdan beri Çingene olarak biliyordum. Ama ben sempozyumda da söyledim. Bayağı bir tartışılmıştı orada da bu mevzu. Çingene toplumu ilk defa kimliğini tartışmaya başladı. Yeni yeni bir sürü insan tartışıyor. 18 tane dernek var Çingene ya da Roman adıyla. Sonuçta bu topluluk ilk kez ben Çingeneyim ya da Romanım diyebiliyor . Bunu söylemeleri bence çok önemli. İşte ben nasıl Türküm diğerleri ben Kürdüm diyebiliyorsa. Çingenelerin kendi kimliklerini Roman ya da Çingene olarak ifade edebilmeleri bence çok önemli. Bu yüzden sen kendine Çingene de diyebilirsin Roman da. Belki 10 yıl sonra bunun hiçbir önemi kalmayacak. Yani iş bu tartışmaya kalsın, tartışılan bu olsun. Hiç önemli değil diye düşünüyorum. Önemli olan ifade etmesi. Önemli olan kimliğini gizlememesi. Çingeneyim demenin şöyle bir zorluğu var. Hem dünyada hem de Türkiye’de toplum tarafından bu söz çok fazla aşağılandı, küfür gibi kullanıldı. Hatta 2004 yılında boşanmak üzere olan bir kadının kocasına ‘Çingene gibisin ‘ dediği için ve hakim bunu küfür saydığı için boşanmayı kararlaştırdı. Bu yüzden aslında Çingeneyim demek bunun bir küfür olmadığını göstermek açısından önemli. Bu sözün kesinlikle yeniden tanımlanması gerekiyor. Ama diğer arkadaşların “Ben Romanım” demesi beni hiç rahatsız etmiyor. Önemli olan o kimliği bir şekilde ifade etmeleri.
B.C: Bence de şöyle. Uluslararası alanda Roman kavramı daha çok kullanılıyor. Bu konuda çalışma yapan, literatüre hakim akademisyen arkadaşlar da Roman kavramını birleştirici bir kavram olarak kabul etmişler. Birkaç kongrede, konferansta bu kavramın kullanılması kararının çıktığını da biliyorum. Türkiye’de Çingene kelimesine yüklenen anlamlardan ötürü bu kelimeyi savunmak gerek. Ama 18 ülkede yayılmış bir topluluk hakkında konuşurken birleştirici olan kavramı da desteklemeliyiz. Bu Roman kavramını üç alana ayırarak tartışıyorlar. Biliyorsunuz Rom, Lom, Dom diye. Bunun da her topluluk içinde ayrı alt grupları var. Türkiye’de de bu böyle. Amerika’da da böyle. Birleştirici olan kavramın – aynı zamanda uluslararası literatürde kullanılan bu kavramın- kullanılmasından yanayım açıkçası. Ama sonucu belirleyecek olan biz değiliz tabi ki Roman ya da Çingene vatandaşlar sonucu belirleyecek.
ÇO: Teşekkür ediyoruz cevaplarınız için.